S
ınırlarımızı bir kabuk olarak gördüğümüzde beynimizin gelişimi ile bu kabuğa bir türlü sığamamaya başlarız. Sürekli gelişen ve değişen düşüncelerimiz bir süre sonra kaosa dönüşmektedir. Dağınık bir ev gibi her adımda ayağımıza takılan veya konforu ortadan kaldıran bir ortam yaratır bizlere. Eğer normal bir yaşantı süren birisiyseniz bu gibi sıkıntılardan çok takıntılarınız oluşmaktadır. Fakat kabuğuna sığamayanlar tek ve yegâne bir takıntısı vardır o da kabuğunu kırmaktır.
Sürekli araştıran, okuyan ve sorgulayan bir zihin için en büyük ızdırap bu olsa gerek, çünkü tam oldu derken birden bir çıtırtı sesi gelir zihninden. Kabuğun tekrar oluşumunun gerektirdiği o süreçte savunmasız kalacaktır ve bunun verdiği paranoya her defa daha da sancılı geçmek zorundadır. Ne kadar büyükseniz o denli savunmasızsınız demektir ve o denli kırılgan. Bunu şöyle örneklendirebiliriz; büyük bir fanusumuz olsun yere düşmesi bir kenara, alacağı en ufak darbede un ufak olabilir fakat bir camdan bilyeyi duvara vursanız dahi alacağı en fazla ufak çaplı çizikler olacaktır.
Gelişim önemlidir fakat plansız gelişimin getirdiği o kırılma veya yok olma korkusu bütün gelişimi zehirleyebilir. Verimin düşmesine sebep olur ve güzel olan her şey hastalıklı bir zihin ile mahvolabilir. Akıl sağlığını korumak aslında kabuğun içindeki bir canlı olan bizlerin en çok önem vermesi gereken konulardan birisidir.
İnsan olarak hep bilinmezin peşinde olduk, bunun inançla veya bilimle değişmediğini söylemek doğru olacaktır. Yaratıcıyı sorgulamak ile evreni sorgulamak benim açımdan aynı eylemdir. Fakat birisi toplumun akıl sağlığını korumasında yardımcı olurken diğeri her geçen gün zehirlemektedir. Öncelikleri olan toplumlarda bu gibi sorunların artık neredeyse olmadığı, olsa bile tedavisinin bulunduğunu görmekteyiz. Umarım insanlık olarak ileride bir bütün oluruz ve bu hastalıktan kurtulup parlak bir gelecek inşa edebiliriz.
Yazıyı yazarken "Igorrr - Problème d'émotion" dinliyordum.
YanıtlaSil