Ana içeriğe atla

KABUK

S

ınırlarımızı bir kabuk olarak gördüğümüzde beynimizin gelişimi ile bu kabuğa bir türlü sığamamaya başlarız. Sürekli gelişen ve değişen düşüncelerimiz bir süre sonra kaosa dönüşmektedir. Dağınık bir ev gibi her adımda ayağımıza takılan veya konforu ortadan kaldıran bir ortam yaratır bizlere. Eğer normal bir yaşantı süren birisiyseniz bu gibi sıkıntılardan çok takıntılarınız oluşmaktadır. Fakat kabuğuna sığamayanlar tek ve yegâne bir takıntısı vardır o da kabuğunu kırmaktır.

Sürekli araştıran, okuyan ve sorgulayan bir zihin için en büyük ızdırap bu olsa gerek, çünkü tam oldu derken birden bir çıtırtı sesi gelir zihninden. Kabuğun tekrar oluşumunun gerektirdiği o süreçte savunmasız kalacaktır ve bunun verdiği paranoya her defa daha da sancılı geçmek zorundadır. Ne kadar büyükseniz o denli savunmasızsınız demektir ve o denli kırılgan. Bunu şöyle örneklendirebiliriz; büyük bir fanusumuz olsun yere düşmesi bir kenara, alacağı en ufak darbede un ufak olabilir fakat bir camdan bilyeyi duvara vursanız dahi alacağı en fazla ufak çaplı çizikler olacaktır.

Gelişim önemlidir fakat plansız gelişimin getirdiği o kırılma veya yok olma korkusu bütün gelişimi zehirleyebilir. Verimin düşmesine sebep olur ve güzel olan her şey hastalıklı bir zihin ile mahvolabilir. Akıl sağlığını korumak aslında kabuğun içindeki bir canlı olan bizlerin en çok önem vermesi gereken konulardan birisidir.

İnsan olarak hep bilinmezin peşinde olduk, bunun inançla veya bilimle değişmediğini söylemek doğru olacaktır. Yaratıcıyı sorgulamak ile evreni sorgulamak benim açımdan aynı eylemdir. Fakat birisi toplumun akıl sağlığını korumasında yardımcı olurken diğeri her geçen gün zehirlemektedir. Öncelikleri olan toplumlarda bu gibi sorunların artık neredeyse olmadığı, olsa bile tedavisinin bulunduğunu görmekteyiz. Umarım insanlık olarak ileride bir bütün oluruz ve bu hastalıktan kurtulup parlak bir gelecek inşa edebiliriz.




Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

DELİ-K

D eliğin dibinden çıkışa baktığımızda gördüğümüz ışık bakmaya devam ettiğimiz sürece ufalacaktır. Deliğin çıkışından dibine baktığımızda gördüğümüz karanlık ise bakmaya devam ettiğimiz sürece büyüyecektir. İki farklı yerde yaptığımız aynı eylemler farklı sonuçlar verebilir fakat bu durumda ışık mı ufalıyor karanlık mı büyüyor? Bu sorunun cevabını ancak ekranın büyümesi ile açıklayabiliriz. Deliğin çıkışı büyümüyor veya küçülmüyor, bizler oradan uzaklaştıkça tek büyüyen şey bizim ekranımızken küçülen şey ışığın kapladığı yerin ekranda sabit olmasıdır. Bu yüzden zamanla o ışık küçülür, oraya daha çok odaklanırız ve etraf daha çok kararır.  Deliğin dibine baktığımızda ise yumuşak bir ışık sadece kenarları aydınlatır fakat odak noktamız en diptir. Bu dip noktanın karanlığı zamanla kenarlara doğru artacaktır bu ise bakar kör durumu gibidir. Atlara takılan gözlük misali, odak noktamızdaki karanlık çevremizde ki ışığı, güzelliği görmemizi engeller.  Dipteki aydınlığa, üstteki karanlı...

KARANTİNA GÜNLÜĞÜ

K arantina salgının dünyaya yayıldığı bir dönemde geçen, yaşamın değerini başka yönlerinden ele aldığımız bir dönem. Günümüz insanının toplumdan soyutlanmak istediği ama bir türlü fırsat bulamadığı ve artık bu imkânı elde ettiği bir yaşam. Global hale gelmiş dünyanın içinde kafeslenmiş ve ölümü bekleyen canlılar haline geldik. Bu durum belki bazılarımızı üzse de benim için gayet keyif aldığım bir dönem haline geldi. Şu an aralık ayındayız Covid-19 salgının ortaya çıkmasının üzerinden 1 sene geçti, insanlar bu salgından dolayı ölüyor veya kalıcı yaralar ediniyor. Bazılarımız ise bu virüse yakalanmıyoruz fakat bizlerin de kalıcı yarası psikolojimizin temelinde yatıyor. Okullar kaplı, iş yerleri iflas ediyor ve yaşam artık daha da çekinilmez bir hal alıyor. Aşı çıksa bile buna karşı komplo teorileri havada uçuşuyor. Atalarımız demiş ki: “Ne ekersen onu biçersin.” Bu sözden de anlaşıldığı üzere bizler ya dünyaya en kötü zehirli bilinci ektik ya da en sağlıklı bilinci veya 2sini birden ...

DÜZEN-SİZ

H ayatımızın düzenini bizler mi oluştururuz yoksa hazır olan, kurulu bir düzenin üzerinde mi yaşarız? Çoğumuzun da farkına vardığı bir durum olan aile, bizlerin doğuştan ergenliğin son evrelerine kadar bir kalıp içersinde büyümemize sebep olan kurumdur. Bu kalıbın dışına çıktığımızda ise toplumsal baskı, yasalar ve en sonunda bireysel limit önümüz çıkıyor.     Bizlerin herzaman iyiliğini düşünen, her daim yanımızda olmak isteyen ailemiz, çoğu zaman bizlere faydası olmak yerine zararı olan tutumlar ve davranışlar sergiler. En ufak bir hatada kendilerinin düzeltmesi, yeme alışkanlıklarına müdahale, hangi alanda bilgiler edinmemiz gerektiği, sosyal ilişkiler diye giden uzun bir liste bu duruma güzel örnekler sunabilir. Bu durumu en güzel özetleyen durum bir kelebeğin oluşumudur. Eğer ki kelebek kozasından çıkarken ona yardım edersek, kanatlarına yeterince kuvvet uygulamadığı için güçlenemeyecek ve hiçbir zaman normal kelebekler gibi özgürce uçamayacaktır. Kelebek uçmaya başladıkt...